Şems-i Tebrizi’den Hikmetli Sözler

HAZRETİ ŞEMS’DEN HİKMETLİ SÖZLER

“Eğer bizim gecemiz gündüzümüz Şemseddin’in aşkı ile geçmeseydi, bize sebepler aleminin her türlü tuzağından kurtulmak nasıl mümkün olurdu. Onun aşkının parlaklığı bize kudret ve tahammül vermeseydi arzularımızın ateşi takatimizi mahvederdi.

Onun aşkının okşayışları, sevgisinin güzellikleri bizi kurtardı; bütün ıstırap ve belalardan onun sayesinde uzak kaldık.

Bu Hak’kın ne mutlu kimyasıdır ki, onun canındaki şefkat bize aynı zevk ve rahat olmuştur; bütün zorluklarda bize yardımcı olmuştur.

Tanrısal inayetler, yardımlar, o şahın hizmeti içindir; ondan filizlendi o; edeb kaynağından bize varlık verdi.

Onun lütfuyla sürahilerin dolandığı mecliste canımız ve gönlümüz, neşeden ağır başlı, hafif ruhlu olur.

Tebriz ülkesi taraflarında bir bengi su pınarı var ki, gönülleri hep o tarafa çeker; biz istemesek bile Hızır gibi bizi hep o pınara çağırır…”

HAZRETİ MUHAMMED MEVLÂNA

“Aşıkların sana can armağanı getirseler bile,

Başın için hepsi de Kirman’a kimyon getirmiş olurlar…”

Kirman’a kimyon getirmişsin ne değeri var? Ne yüz ağartır, kaç para eder? Bu gün orası öyle yüce bir saraydır ki, niyazsızdır; hiç kimseden bir şey beklemez. Ama sen ona niyaz götür ki, niyazsız olan o dergah niyazı sever; sen de o niyaz yüzünden şu hadiseler arasından fırlayıp yakayı kurtarırsın. Kadimden sana bir şey erişir. İşte o aşk’tır…

Aşk tuzağı gelir ve seni sarar; nasıl ki Kuran’da, “Onlar Tanrı’yı severler, Tanrı da onları sever” (Maide, 54) nükteleri, işte bu sevginin etkisine işarettir. O kadimden kadimi görürsün, “O gözleri kavrar” (En’am, 103) ayetindeki nükte de buna işarettir. Kıyamete kadar sonu gelmeyen ve gelmeyecek olan sözün tamamı budur.

Bana “Veli” diyorlar. Dedim ki haydi öyle olsun, bana bundan ne kıvanç olabilir? Belki ben bununla övünürsem çok çirkin düşer, ancak Mevlana, Kuran ve hadiste yazılı vasıflardan anlaşıldığına göre “Veli”dir. Ben de, velinin velisi, dostun dostuyum; bu bakımdan daha sağlamım.

Aynaya yüz kere secde etsen, ayna hiç yerinden oynamaz. Eğer aynada sonradan olmuş bir çirkinlik görürsen, kusuru kendinde ara, aynayı kötüleme. O aynanın yüzünde gördüğün bu tek kusuru ondan gizle, çünkü o benim dostumdur. O hal diliyle der ki, “Bu elbette olmaz…”

Şimdi ey dost! Aynayı elime ver de bakayım, diyorsun! Buna bir bahane bulamıyorum, sözünü kıramıyorum, ama gönülden bir bahane bulayım da aynayı sana vermeyeyim, diyorum. Çünkü senin yüzünde bir kusur vardır, desem, sen belki buna ihtimal vermezsin, eğer sen, aynanın yüzü kusurludur, dersen, bu daha beter olur. Sevgi bırakmaz ki, bir bahane bulayım… Şimdi sana diyorum ki, aynayı eline vereyim, ama sakın aynanın yüzünde bir kusur görürsen onu aynadan bilme; aynadaki aksinden bil! Onu kendi hayalin bil, kusuru kendinde bul! Ve bari benim yanımda aynaya bakma… Bakma ki, aynanın yüzünde kusur bulmayasın. Eğer kendindeki kusuru bulamıyorsan, bari o kusuru bende bul ki, o aynanın sahibi benim. Aynayı kötüleme..!

Ayna işi ince bir iştir. Şar ve sözleşme şudur: Her kusuru gördükçe aynayı yere vurmayacaksın, onun cevherini kırmayacaksın! Cevheri kırılmaya elverişli olmasa bile bunu yapmayacaksın.

Kendini seven nefsine saygı gösterir. Aynayı seven de her ikisinden vazgeçer.

Bu ayna, Hak’kın kendisidir. Sen sanırsın ki ayna ondan başkasıdır. Bununla beraber aynaya dönenlere ayna da karşılık verir. Aynanın eğilimden dolayı onun da aynaya karşı eğilimi vardır. Sen aynayı kırarsan beni de kırmış olursun. “Ben gönlü kırıkların yanındayım” buyrulmadı mı? Sözün kısası, aynanın kendi kendine eğilmesi ve ihtiyat göstermesi imkansızdır. O bir mihenk taşı ve terazi gibidir; eğilimi daima Hakk’a doğrudur.

Bir defa ona desen ki, “Ey terazi! Bu ağırlık azdır doğru oturmuyorsun! Doğru göster!” O ancak hak olan şeyi gösterir; iki yüz yıl düzen versen karşısında iki yüz kere secde etsen de faydasızdır.

Biri, Mevlana için, “O, hep lütuftur, güzellik ve iyilik vasıflarıyla süslenmiştir” dedi. Benim için de, “Onda, hem lütuf hem de kahır sıfatları vardır” dedi. Başka biri de dedi ki, “Bu herkeste böyledir…”

Mevlana’nın yüzü güzeldir. Bizim de hem güzel hem de çirkin tarafımız var. Mevlana, bizim güzel tarafımızı görmüş, çirkin tarafımızı görmemişti. Bu sefer iki yüzlülük etmiyorum, çirkinliğimi gösteriyorum ki, beni olduğum gibi görsün. Hem güzellik yönümü, hem çirkinlik yönümü anlasın.

Benim meclisime yol bulan kimsede görülecek ilk etki, başkalarının sohbetinden soğuması, hoşlanmamasıdır. Hatta yalnız soğumakla da kalmaz, belki onlarla konuşamaz; onların sohbetine katılamaz.

Bizim bazı dostlarımız hayallerle neşeleniyorlar. Bu hayaller şeytanidir. Bizim sohbetlerimizde melek hayallerine bile yer yok iken, nerede kaldı ki şeytani hayaller burada yer bulsun! Biz melek hayaline bile razı değiliz.

Bizim dostlarımız niçin bizim o temiz ve sonsuz alemimizden zevk duymasınlar? Bu alem onları hiç farkına varmadan sarar, mest eder. Bu alemin mubah olduğu hakkında halkın söz birliği vardır. Halbuki şarap haramdır…

Biri, “Şarabın haram olduğu Kuran’da yazılıdır ama bu esrarın haram olduğu hakkında Kuran’da bir işaret yoktur” diye şüpheli bir söz söyledi. Dedim ki: Kuran’da bulunan her ayetin bir sebebi vardır. O, sebepten dolayı indirilmiştir. Bu esrarı (esrardan maksat boş hayaller) Hazret-i Peygamber çağında içmiyorlardı; eğer sahabe bunu kullansalardı, onların öldürülmesini emir buyururlardı. Her ayet ihtiyaca göre iner; ayetlerin inmesi bir sebebe dayanır. Nasıl ki sahabe Tanrı Resulü’nün yanında Kuran’ı çok yüksek sesle okudukları için mübarek hatıralarına perişanlık geliyordu. Bundan dolayı: “Ey iman eden Müslümanlar, seslerinizi Peygamberin sesinden daha fazla yükseltmeyiniz” (Hucurat, 2) mealindeki ayet indirildi.

Lale eğer şaşkınca gülmeseydi,

İçindeki karanlığı kim görürdü?

O her ne kadar kendi kanına bulanmıştır ama,

Bu da kara kalbli olmasının cezasıdır.

Evet, bütün bu sözler şuna dayanır: Peygamber, “Halk ile konuşurken onların anlayışlarına göre konuşunuz” buyurmadı mı? Demek ki onların bu eksik anlayışları onlar için beladır.

“Akıl, kişilerin bağıdır, aşk bu bağları çözer.

Akıl der ki, taşkınlık etme! Aşk da teklifsiz davran, der!”

Çocukluk çağlarında bana garip bir hal gelmişti. Kimse bu halimi anlayamadı. Babam bile ne olduğunu bilmiyordu. Bana diyordu ki, “Sen divane değilsin, bilmem ki bu gidişin sebebi ne? Sende bu yola gitmek için gerekli olan ne terbiye var, ne riyazat var ne de başka bir şey.” Babama dedim ki: Şu sözü benden dinle! Sen ve ben öyle bir haldeyiz ki sanki bir kaz yumurtasını tavuğun altına koymuşlar; bu yumurtadan kaz yavrusu çıkmış; aynı şu hikayede olduğu gibi hani: Kaz yavrusu palazlanınca bir su kenarına gelir, yavru hemen suya atlar. Ana tavuk etrafında çırpınır; ama o kümes kuşudur; onun suya girmesine imkan yoktur. İşte seninle ben de böyleyiz. Ey Babacığım! Ben kendimi yüzdürecek bir deniz görüyorum, benim yurdum denizdir; halim de, deniz kuşlarının hali gibidir. Eğer sen benden isen gel! Yahut ben bu derya içinde senden değilsem git, kümes kuşlarına karış. Bu sözlerim sana armağan olsun!…

Buyuruyorlar ki: Mevlana’nın kudreti, nuru ve ululuğu vardır. Nihayet, o ki, onlara göre, onların inandığı batıl olan şeylere inanır, o şeylerin arkasından yürür ve ona uyar… Bu takdirde, böyle bir insanda nasıl kudret ve nur olabilir?

Yine buyuruyorlar ki: Elli tane Tanrı velisi Mevlana’nın ardından yaya yürüse gerektir. Nihayet onun gibi bir veli, bir kör insanın arkasından nasıl yürür?!

Velilerin nişanları, izleri vardır diyorlar. Onlar kim ki, evliyanın nişanını bilebilsin? İnsan aciz kalınca, o acizlikten ya bir aydınlık ya da bir karanlık belirir. Çünkü İblis acizliği yüzünden karanlıkta kaldı. Melekler ise yine acizlikleri dolayısıyla aydınlığa çıktılar. Mucize de böyle yapar; Hakk’ın ayetleri de böyle olur. Aciz kalınca secdeye kapanırlar.

Veliliğin manası nedir? Askerleri, tacı tahtı olan kimsede velilik yoktur; belki nefsinde velilik olan kimse velidir. Sözünde, susmasında, kahır yerinde kahır, lütuf yerinde lütuf göstermesinde isabet olan kimse velidir.

Arifler, “Biz aciz kimseleriz, o kudretlidir” demezler. Gereklidir ki sen, kudret sahibi olasın; her fırsatta güçlü kuvvetli olasın; susacak yerde susasın; cevap verecek yerde cevap veresin; kahır ve şiddet zamanında sertlik gösteresin; iyilik ve yumuşaklık gereken yerde iyilik edesin. Yoksa öyle bir insanın sıfatları kendisine bela olur, azap olur; insan mahkum olmazsa hakim olur.

“Şaşarım seven insan nasıl uyur? Aşıka her türlü uyku haramdır…

” Hazreti Mustafa buyuruyorlar ki: “Müminler ölmezler, belki bir alemden öteki aleme göçerler.” Öyleyse, şu hale göre, göçme başka, ölüm başkadır…

İnsan daracık ve karanlık bir evde istediği gibi gezinemez, böyle bir yerde rahatlık ve şenlik göremez, hatta serbestçe ayağını uzatıp oturamaz. Ama o daracık evden geniş bir eve, büyük bir saraya göçer; içinde bahçeler, akarsular vardır. İşte o göçmeye ölüm denmez.

Bu söz ayna gibi parlaktır. Sende de zevk ve iç aydınlığı varsa, ölüme aşık olursun. Tanrı, bunu sana mutlu kılsın; bizi de duadan unutma! Ama eğer sende böyle bir nur ve zevk yoksa, şu halde hazırlıklı ol, çalış!

Nasıl ki Tanrı, Kuran’da haber veriyor. Eğer böyle bir hali arıyorsan bulacaksın. Nitekim Tanrı, Kuran’da, inkarcı Yahudiler için şöyle buyuruyor: “Eğer gerçek müminlerden iseniz, ölümü dileyiniz.” (Cuma, 6)

Şu var ki, gerçek Tanrı erlerinden, imanlı kişilerden ölümü arayanlar olduğu gibi gerçek inançlı, sağlam imanlı kadınlardan da ölümü arayanlar eksik değildir. Bu parlak bir aynadır ki, halinin açık ifadesini onda bulursun. Her halinde ve her işinde ölümü sorarsan, o iş iyi bir iştir. Şu halde, tereddüt halinde olduğun iki iş arasından birini seçmek için bu aynaya bakarsın. O iki 4 işten hangisi ölüm tarafına yakın ise onu seçersin. Gerektir ki, ölüme hazır, saf bir nur gibi onu bekleyesin…

“Bir gün hayalin bana geldi vuslatının şarabıyla mest oldum. Uzun bir gece boyunca sarılarak yattık, sabahın yüzü parlayınca ayrıldık.”

Bütün varlığım senin varlığına feda olmuş, benliğim senin benliğinle dolmuştur. Tanrı’yı aramaya o zaman koyulursun. Öyle bir Tanrı ki, içinde aklın, hayalin kaybolduğu şu gönülleri yarattı. Bir yıldızı bile anlamak mümkün olmuyor. Bu konuda, filozoflar, gök bilginleri, tabiat bilginleri ne demiş olurlarsa olsunlar, iş onların dediği gibi değildir. O, yıldız şimdi öyle bir alemden var olmuştur ki, bütün bu varlıklar da alemden gelmiştir. O, nasıl bir alemdir?

Mevlana, Hakk yolunu arıyordu. Bir kadına veya bir erkeğe aşık olan kimse, bir gün dükkanını, tezgahını terkeder; işini gücünü bırakır. Öyle bir insana, “Seni asacaklar” deseler, “Zaten ben de onu arıyorum, asın beni” der!

Aşıkta can korkusu yoktur, malın mülkün de değeri yoktur. O, bekası olmayan fani bir sevgili için ölür; her ikisi birlikte toprağın altına giderler. Şu halde başlangıcı ve sonu olmayan her türlü eksiklerden arı, temiz ulu Tanrı’nın aşıkı olun. O’nu sevin ki, O ölümsüzdür…

“Senden ayrıldığımdan beri gözlerim karardı, Gözlerimin bulutlarından yağmurlar gibi yaşlar aktı.”

Aşıkların sohbetinde şu yönden bir heybet vardır ki, insan “Acaba bendeki, kendi kendini ayıplayan nefsimin hakikatine kanmış bir hale gelmesi için gösterdiği gelişme arttı mı; belirmeye başladı mı? diye düşünür.

Gerçek aşk için söylüyorum, yine gerçek araştırmadan bahsediyorum. O anma ve araştırma ki, bir dilekten ibarettir. Senden, Hakk’ı arama hususunda yükselmiş bir ses değildir. Yani, “Keşke olsaydı, yahut nerededir o?” gibi sadece bir anmadan ibaret olur. Gerçek bir aşıkın eski pabuçlarının tozunu, bu zamane şeyhlerinin, aşıklarının başına değişmem.

“Bırakmıyorum ki, gönülde düşünce olasın,

İstemiyorum ki, gözlerde değersiz kalasın;

Seni canımda saklıyorum, gözümde gönlümde değil,

Ta ki son nefesime kadar bana yar olasın!”

Yüzbin küp dolusu şarap, Tanrı sözünün verdiği neşeyi veremez. Kuran’ı bilenler çok dar bir yerdedirler. Önce sözü anlayan ve bilenler, Kuran’dan bir çare bulur, dar yerde kalmazlar. Çünkü daha önce Kuran’dan aldıkları neşe ve geniş ilham ile Kuran’ın manasını açıklayabilirler.

Nasıl ki bir şair şöyle demiştir: “Geceye dedim ki uzan uzanabildiğin kadar. Şimdi o dolunay uykudadır.”

Yani gece her ikisi ile başkaları arasında perde olduğu için yahut bir utancı varsa kendisi ile sevgilisi arasını perdelediği için geceye böyle hitap etmiştir.

Biri dedi ki: “Ey Tanrı Peygamberi, ben o karanlık ve soğuk iki yüzlü Araba senin peygamberliğine yaraşan sıfatları nasıl söyleyebilirim?” Hazreti Peygamber şöyle buyurdu: “Gerektir ki sana bütün Araplar perde olmasın. Bu Arap sana perde mi oldu?” “Ama, ey Tanrı Resulü o inkarcı ve düşmandır” dedi. Hazreti Peygamber bu sefer şu cevabı verdi: “Senin bu kötülemenin ona ne faydası var? Ancak Hakk sözü ile onun başını kaldırabilir, ona bir sevgi aşılıyabilirsin, ola ki gerçek sözün ona bir faydası olsun.”

Geceye uzan… dedim.

Aşık olmayan bir saz sanatçısı, dertli olmayan bir ağıtcı dinleyenlere soğukluk verir. Halbuki, saz ve sözden maksat başkalarını coşturmaktır. Hele derneğin bozulması, dostların dağılması, hep birbirlerini gözetmemelerinden ileri gelir. Gerektir ki, birbirleriyle öylesine kaynaşsınlar ki, ayrılmaz bir vücud gibi olsunlar.

Tanrı, “Benim velilerim, dostlarım, kubbelerim altındadır. Onları benden başkası bilmez” buyuruyor. Bu, “Benden başkası bilmez” sözünün iki anlamı vardır. Biri dosdoğru anlam, öteki de, bu “başka” sözüyle “yabancılar” demek istediği anlamdır.

Mana aleminden, bir elif dışarı fırladı. O, elifi anlayanlar her şeyi anladılar. Onu anlamayanlar da hiçbir şey anlayamadılar. Hakk yolunun yolcuları söğüt dalı gibi titrerler ki o elifi anlasınlar. Gerçi bu yolcular için çok sözler söylendi; Hakk ve halk arasında, yedi yüzü parlak, yedi yüzü de karanlık olan çeşitli perdeler konusunda çok açıklamalar yapıldı. Ama hiçbiri gerçeğe yol gösteremedi. Ancak bir topluluğun yolunu kestiler ve onları, bu perdelerin ötesine nasıl geçeceğiz diye umutsuzluğa düşürdüler. Bütün perdeler tek bir perdedir. Bu perdeden başkası yoktur. O perde ise, bu varlıktır.

Kendi kendime konuşabilirim yahut kendisinde kendi benliğimi gördüğüm herkesle konuşabilirim. Sen niyaz gösteriyorsun. O niyazsız ve yabancı görünen sen değilsin. O senin düşmanın idi, sen o olmadığın için onu incittin. Nihayet ben seni nasıl incitebilirim? Ayağına bir öpücük kondurayım desem korkarım ki kirpiklerimin dikeni ayağına batar da seni rahatsız eder…

Demişler ki: “Mevlana Celaleddin dünyadan el çekmiştir. Mevlana Şemseddin-i Tebrizi bunu yapmamıştır.” Mevlana da onlara şu cevabı vermiş: “Siz Mevlana Şemseddin’i sevmiyorsunuz; eğer sevseydiniz, size öyle sevimsiz ve çirkin görünmezdi.”

“Hoşgörürlük, gözü ayıpları görmekten körleştirir,

Öfkeli bakışlar her kötülüğü açıkça görür.”

Ruh alemine mensup erenlerin sözleri canlara işler; heva ve hevesle dolu olan sen nasıl anlayabilirsin. Bu şehvet hevasından bahsetmek istemiyorum. Aşk ve sevgi öyle bir şeydir ki, kımıldadığı vakit, karşına yüz huri getirseler sana duvar kerpici gibi cansız görünür. Ne zaman bir hikmet sözü işitir veya bir düşünceye koyulursan, o aşk ve sevgi harekete geçer. Nihayet nur perdelerinin ışığı olan aşk, “Tanrı’nın nurdan yetmiş perdesi vardır” anlamındaki hadis ile işaret buyrulan kat kat perdelerin nurudur. ŞİMDİ SEN AŞKA BATMIŞ OLDUĞUN HALDE NURUN IŞIĞINDAN NASIL SÖZ AÇABİLİRSİN? EĞER SÖZ AÇARSAN O BÜTÜN HEVADIR…

Heva nerede, Tanrı nurunun parıltısı nerede? Zaman zaman bize, “Nasılsın?” diye sor. Ben sizin kulunuzum. O Tanrı kulları mal bakımından bir hizmette bulunursa bir muhabbet uyanır. Onların işleri o muhabbetle gelişir. Fakat gerçek dostun vereceği bir pul, yabancının vereceği yüz bin dinardan değerlidir. Bu dost yardımını her kim kabul ederse, ona bağlanmış olur. Çünkü o kapalı kapıyı dost vergisi açar. Şeyhin bu güzel suret ve güzel sözleriyle fiil ve hareketlerina asla rıza göstermeyin! Çünkü onların arkasında bir şey gizlidir. Onu isteyin.

Onun iki sözü vardır. Birini ikiyüzlülükle, ötekini de dosdoğru söyler. Ama ikiyüzlülükle söylenmiş olan sözü bütün velilerin canları, ruhları özlemekte ve bunu istemektedir. Mevlana Şemseddin-i Tebrizi’yi bulmak ve onunla sohbet etmek arzusundadırlar. Halbuki, o doğru ve nifaksız sözü peygamberlerin ruhları bile arzulamaktadır. “Keşke onun zamanında olaydık, onun sohbetine ereydik, onun sözlerini işiteydik!” derler.

Şimdi bari siz bu fırsatı kaçırmayın ve bu gözle bakmayın. Ona öyle bir gözle bakın ki, peygamberlerin ruhları da aynı gözle bakmakta, ona hasret teraneleri yollamaktadır.

“Başkalarına baktığın gözle, Leyla’yı nasıl görebilirsin?

Onu gözyaşlarınla tertemiz yıkamadıkça!”

Bana Mecnun’un gözüyle bak; sevgiliye, seven gözlerle bakmalı. “Tanrı onları sever” buyrulmuştur. Fakat buradaki eksiklik onların Tanrı’ya sevgi gözleriyle bakmamış olmalarındandır. Onlar Tanrı’ya bilgi yönünden bakarlar, irfan ve felsefe yönünden bakarlar. Ama sevgi yönünden bakmak başka bir iştir.

Elli kere dünyanın her tarafını gezerek denizleri, karaları dolaşan mücevher tüccarının hikayesini dinle… Bu adam bir inci arıyordu. Geldiğini haber alan inci dalgıçları birbiri ardından koşardı. Ama aranılan incinin nasıl ve nerede olduğu, tüccar ile dalgıçlar arasında gizli kalmıştı. Tüccar, inciyi rüyasında görmüş, o rüyaya inanmış ve güvenmişti. Nasıl ki, Yusuf Peygamber, rüyaya inandığı ve kendisine Ay’ın, Güneş’in ve yıldızların secde ettiğini rüyasında görerek bunun yorumunu bildiği için kuyuya atıldığı, zindana tıkıldığı günlerde bile gecelerini hoş geçiriyordu.

Şimdi dalgıç Mevlana’dır; cevahir tüccarı da ben, yani Mevlana Şemseddin-i Tebrizi. İnci de ikimizin arasındadır. Diyorlar ki: “İnciye giden yol sizin aranızdadır. Biz ona yol bulalım.” “Evet” dedim. “Fakat yol budur: Ben sana bir şey verin demiyorum, ben Tanrı yoluna gelin diyorum. Tanrı yolu budur diyorum.” Elbette Aksaray’a gidilirken bir köprüden geçilecektir. Hakk’a giden yolun köprüsü de Kur’an’ın, “Onlar, malları ile, nefsleri ile savaştılar” (Tevbe, 21) ayetinde buyrulduğu gibi önce malını saçmaktır. Ondan sonra yapılacak işler çoktur. Ancak önce Aksaray’a uğranılacaksa, bu yoldan başka geçit yoktur. Aksaray’dan sonra da ıssız ovalara saparsan yine yolunu şaşırırsın. Kurtlar, gulyabaniler seni görünce yayından fırlamış ok gibi ardından yakalar bir lokma yaparlar, alaşağı ederler.

Şimdi ne yapmak istiyorsun? Ne vereceksin Tanrı yoluna? Gönlündeki nedir? Ne düşünüyorsun, söyle. Eğer bir engelin varsa bana anlat ki, o engele karşı yol öğreteyim de sana kolaylık olsun. Ben yolu senden daha iyi bilirim. Ben inci hikayesini anlatıyordum, sen bunu bir pula bile almıyorsun. Şimdi ikiyüzlülük mü yapayım? Yoksa dosdoğru mu konuşayım?

Bu Mevlana, Ay’dır; benim varlığımın Güneşine gözler erişemez. Ancak Ay’a erişilebilir. Işığının ve aydınlığının son derece parlaklığından dolayı gözler güneşe bakamaz. O Ay, Güneşe erişemez, ama Güneş Ay’a yetişebilir. Nasıl ki, yüce Tanrı Kur’an’da, “Onu gözler kavrayamaz, ama O gözleri kavrar” (En’am, 103) buyuruyor.

“Dikkat et ki, O’nun vuslatı herkesin eline geçmez.

Şeriat kadehinden sarhoşlara süt vermezler,

Orada dünya heveslerinden geçmiş erenler dem çeker,

Kendine tapanlara tek bir yudum bile vermezler…”

Tanrı erlerinin uykuları, uyku değildir. Belki de uyanıklığın tam kendisidir. Çünkü öyle şeyler vardır ki, uyanıklıkta insana gösterilmez. İnceliği ve zayıflığı dolayısıyla ancak rüyada gösterilir ki ona takat getirilsin. İnsan kamil olunca da, ona artık perdesiz gösterirler.

Biri sordu: “Kulda Tanrı’sına giden yol ne kadardır?” Dedim ki: “Allah’tan kula giden yol kadar.” Buna otuz bin yıl da dense doğru olmaz çünkü sonu yoktur, ölçüsü yoktur. Ölçüsüz bir şeyi ölçü ile ifade etmek, sonsuz bir şeyin sonundan bahsetmek imkansızdır, batıl sözdür. Sonsuz bir şeyin sonu belli olan şeyden daha uzak olduğunu bilmek de yersizdir. Bütün bunlar sözün suret yönüdür. Sonsuzlukla ilgisi yoktur. Her nerede söz varsa, orada Tanrı vardır. Söz, bilinen o belirli güne kadar uzayıp gidecektir. Derviş söze başlayınca itiraz gerekmez ona. Evet kaide budur ki, medresede söylenilen her sözün, medresede öğrenilen her düşüncenin bahse de, tartışmaya da faydası çoktur. Ama o söz bu faydadan bu konudan uzaktır, bu bahisle ilgisi yoktur.

Söz sırası Hazreti Mustafa’ya gelince, bir şey söyleyemem. Çünkü onun işi pek yücedir. Şüphe yok ki, Allah onu kerem denizine batırıp çıkarırken mübarek bedeninden serpilen nur damlacıklarının her birinden bir nebi, bir peygamber türemiştir. Geri kalan damlalardan da Tanrı velileri yaratılmıştır. Öyleyse, onları nasıl birbirine yaklaştırabilrim? Ancak en son gelen evvelkilerden daha üstündür derim. Sonra nasıl olur da başka bir nebiyi, Hazreti Muhammed’le karşılaştırabilirim? Bu, bana ilim tahsil etmeden, akıl ve emek sarfetmeden bildirildi. Bu hal ona uymuş olmamın bereketidir. Onunla birlikte konuştuğum ilk söz de bu idi. Ama Bayezid-i Bistami, nasıl oldu da ona tamamiyle uymayı lüzumlu görmedi? Onun gibi, “Yarabbi sana, senin şanına uygun şekilde kulluk edemedik!” diyemedik.

Mevlana bu sözün tamamını ve neticesini, kemaliyle bilir. Ama bu söz nereye kadar gider? Sonu nereye varır? Mevlana, içinin, ruhunun temizliğinden sarhoştu. Onun sarhoşluğu tertemiz, katkısız bir sarhoşluktur. Ben, bu sözün zevk ve lezzetini bildim. Onun sarhoşluk yönünden söylediğini anladım. Ama bu sözün yüksek zevkinden gafil ve habersizdim. Bu söz, benim sadece sözümdür, halim değildir. Eğer halim olsaydı, bundan daha aşağı veya daha yüce olamazdı.

Hakk zamana bağlı değildir; Hakk ölmez. Zamanın ne yeri var? Evet zamanla Hakk ölmez. Ama sen bir isim taşıyan bir varlıksın. O isim, sana senden mi gelmiştir? Müride gerekli olan üstadına karşı çok saygılı olmaktır. “Onu, müridinden sor” demeleri bundandır.

Bir müride sordular: “Senin üstadın mı daha iyidir yoksa Bayezid-i Bistami mi?” “Üstadım daha iyidir” dedi. “Ya üstadın mı iyidir yoksa Hazreti Peygamber mi?” “Üstadım.” “Ya üstadın mı iyidir yoksa Tanrı mı?” “Üstadım” dedi. “Çünkü ben birlik ve tevhidin sırrını ondan başkasında bulamıyorum.” İşte teşbih derecesinde kalanlar için bu tevhid anlayışı böyledir.

“Ben, sevgilim; sevgilim de ben olmuşuz, İkimiz bir beden içine girmiş iki ruh olmuşuz…”

Bu bir teşbihtir, bir benzetiştir. Ama sözü geçen müridin teşbihinden daha uzaktır. Aralarında bir bağlantı vardır ki, tevhid alemine kadar gider.

Hazreti Ali’den rivayet ederler; buyurmuş ki: Baki kabristanında cenaze namazındaydık. Hazreti Peygamber yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: “Hiçbir erkek ve kadın yoktur ki, gideceği yerin cennet veya cehennem olduğu Allah tarafından yazılmış olmasın.” Oradakilerden biri sordu: “Acaba bu alınyazılarımızı değiştirebilir miyiz?” Buyurdular ki: “Çalışın, iyi ameller işleyin. Herkes hangi iş için yaratılmış ise o işi kolaylaştırır. Cennet için yaratılmış olanlar, cennet ehli kişilerin işlerini kolaylaştırır; cehennem için yaratılmış olanlar da cehennem ehli kimselerin işlerini kolaylaştırırlar.” Hazreti Peygamber, sonra da Leyl suresinden şu anlamdaki ayetleri okudular: “Ama her kim, Allah yolunda vergili olur, ondan korkarsa, faziletli işleri gerçeklerse ona kolyalıklar ihsan ederiz.” Giderken, “O ne güzel kişidir ki, kendisinde bir kusur olduğu halde latifeyi sever, Allah onu günde yetmiş kere güldürür” buyurdu.

Hazreti Muhammed, “Beni görene ne mutlu. O ne mutlu kişidir ki beni göreni görmüştür” buyurdu. Bunu yüz kere de söylese yerindedir. “Her kim beni, benim kendisini gördüğüm gibi görürse, bu takdirde o, benim gibi olur.” Bu sözcü söz söyler, anlaşılmasına dikkat eder. Şaşırtmaca yapmaz. Sözünün başlangıcı ne ise sonu da odur.

“Her şarap içen er geç sarhoş olur.”

Sarhoşluk dört türlüdür, derler; sarhoşları bu dört sınıf içinde toplarlar.

Siz bizdensiniz biz de sizdeniz. Halbuki onlar bizden, biz de onlardan değiliz. Allah için! Onların saçı sakalı var, benim henüz sakalım yok. İşte burada Mevlana bizden çekiniyordu. Yalnız kaldığımız zaman ona iki üç gün kadar üst üste halvette buluşmak gerekli olduğunu söyledim. Bana kesin olarak söz verirsen, bunun nasıl olacağını anlatayım, dedim.

Güneş, bütün alemi aydınlatır. Benim ağzımdan çıkan sözler ise pek parlak görünmekle beraber, siyah perdeler altındadır. Bu güneş, onların arkasında kalmıştır. Yüzleri göklere dönüktür. Halbuki yerlerin de, göklerin de ışığı ondandır. Güneşin yüzü Mevlana’ya dönüktür. Çünkü Mevlana’nın da yüzü güneşe karşıdır.

Bir kağıt düşün ki bir yüzü sana, öteki yüzü de sevgiliye dönüktür. Yahut her yüzü bir başkasına çevrilmiştir. Kağıdın sana dönük olan yüzünü okuyabilirsin, ama asıl dosta ve sevgili tarafına dönük olan yönünü okumak gerek.

Bende bir tamah varsa Mevlana yeter bana. Unutmayın ki, siz hep kendi mektubunuzu okudunuz, hele dostun mektubundan da bir şeyler okuyun. Size bu daha faydalı olur. Bütün bu sıkıntılarınız, sizin hep kendi mektubunuzu okuyup da sevgilinin namesini okumamanızdan ileri geliyor. O hayal, ilimden, marifetten doğuyor. O hayalden sonra da başka bir ilim ve marifet vardır. O ilim ve marifetin de başkaca uzun hayalleri vardır. Bunlardan daha kısa, ayrı bir yol daha vardır ki, hiç bunlara benzemez. Ama o kestirme yolun da adını kötüye çıkardılar. Ona başka bir ad bulmak gerekiyor. İyi bir kanun konulmuştur. Bir gün yanar bir gün yanmaz. Ama en iyi kanun hiç kimseden bir para istememektir ki, alanın hatırını dünya tarafına çekmesin. O tarafa dönüp bakmasın. Ancak şimdi benim pişmanlık duyduğum bir nokta var: Keşki binlerce altınım olsaydı da onun uğruna feda etseydim, diyorum. Bu, tıpkı şuna benzer: Bir kimsenin evler, ambarlar dolusu çömleği olsa da bunlardan biri eksik olsa, ne lazım gelir? Sahibinin gönlünde bunları sarfetmekten başka ne arzu olabilir? Bunun gibi belki yüz defa sayıklayanlar olmuştur. Ah ne yazık şimdi Emir sağ olsaydı bize ne büyük bağışlarda bulunurdu! O, hep kendisinden dilediğim şeyi vermek isterdi! diye hasret çekenler vardır…

Allah başarı verirse, ben de öyle bir yere gideceğim ki, hiç ses seda gelmesin oraya. Çeşitli yönlerden esen rüzgarlar birbirini kovalasın. Ben bir şey okuyayım, onların kulaklarına üfleyeyim; sen de oraya kulaklarını tutasın.

Senedi, dayanağı olan kişinin gönlü şendir, arkası kuvvetlidir, hiçbir şeyden gam yemez.

Şimdi kapalı bir sırrı açıklıyorum. Diyorum ki: “Siz bir konak ilerden gidin ki, ben de arkadan geleyim. Siz her vakit kendinizle cenkleşiyorsunuz, nefsleriniz dipdiri. Yol işidir bu… Eğer ki ben sizin peşinizden gelirsem arada bir konak fark eder. Hem acemi mekkareci (hayvan sahibi) beni ne tanır. Ona ben teklifsizce hükmederim, onunla istediğim gibi pazarlık ederim. Bu işten bir o anlar, bir de hayvanı. Ben hayvandan iner bir köşede dinlenirim… Siz gidin! Bana yalnız Mevlana’nın mektubu kafidir…”

Sultan, Tanrı gölgesidir, derler. Ama Tanrı’nın alemi nur içinde nur, lezzet içinde lezzettir, kudret içinde kudrettir, kerem içinde keremdir. Bu gördüğümüz gölge alemi ise, hep dünyadır; hep kötülük, çirkinlik, fanilik ve zevksizlik alemidir. O nasıl olur da Tanrı gölgesi olabilir? Evet, eğer ortada bir Şah var da onda Şahlığın manası parlamakta ise, bu çok iyi birşeydir. Ağaca karşı duyulan ilgi ve sevgi nihayet onun meyvesi içindir. Meyvesiz ağaç ancak yakılmaya yarar.

“Seni, incinirsin diye gönlümde saklayamam,

Alçalırsın korkusu ile gözümde de tutamam,

Seni gözümde, gönlümde değil canımda saklayayım ki,

Son nefesimde bana sen yar olasın…

” Senin aşkında, benden başka kimse sebat gösteremez. Benden başka hiç kimse çoraklığa tohum ekmez. Düşmana da, dosta da seni kötülemek istiyorum ki, seni benden başka hiç kimse sevmesin…

Şeyh nedir? Müridin varlığı nedir? Ancak yokluk değil mi? Zaten, mürid yok olmadıkça mürid olamaz.

Mevlana’nın sözü yerindedir. Buyurmuştu ki: O, kime söverse veli olur. And olsun ki, senin yüzünü görmek bizim için mutluluktur. Hazreti Muhammed’i görmek dileyen kolayca gitsin Mevlana’yı görsün. Rüzgarla dalgalanan çimenler gibi kendini zorlamadan onun önünde eğilsin. Bunun aksine davranmak isteyen de dilediği gibi yaşar. Mevlana’yı bulan ne mutludur! Ben kimim? Ben bir kere buldum, ben de mutluyum. Eğer inancında kuşkun varsa, o, en kestirme yoldan kuşkularını giderir. Biz şüphemizden dolayı bunu istiyoruz ki, bir zaman ondan hoşlanasın; bir zaman da sana soğukluk gelsin. Bu bir iş hesabı değildir, dostluk hesabı da değildir. Bu yol o tarafa giden kestirme yoldur. Mevlana’ya karşı günün hayırla geçsin, gecen saadetle! demenin manası nedir?..

Gideyim Mevlana’yı göreyim. O, dünyaya ne bir şey istemekiçin ne de bu işareti tamamlamak için geldi. Alemde, nişanı olmayan bir sevgilinin halinden haber veren işaretten onda bir nişan yoktu.

Görünen her nişan, arayanın nişanıdır, yoksa aranılanın nişanı değildir. Bu sözler hep arayanın sözleridir. Onlara bir şey görünmez. Hakk’ı arayan gerçek yolcu odur ki, aradığı sevgiliden alnında bir ışık parlar. O ışık sayesinde her kimin yüzüne bakarsa onun said (mutlu) veya şaki yani (mutsuz) ve fena yaratılışlı olduğunu görür.

Ben konuşurken, söz, Mevlana’nın sözüdür, derim. Her ikimiz de şüphesiz aynı şeyleri söyleriz. Sonra hiç hatırıma gelmez ki, Mevlana başka bir söz söylesin. Bundan dolayı içimde bir üzüntü yoktur.

Nihayet ben murad, yani istenilen kişi. Mevlana ise muradın muradı olmuştur. Bana, ne babam, ne anam, onun gösterdiği ilgiyi göstermiştir. O benim sözlerimi en hoş bir şekilde söyler. O, benim kendisine yapmadığım iyilikleri bana yapmıştır.

Mevlana askıdaki işlerden konuşur, yağmurdan, çamurdan söz açar. Ben namazı bitirdiğim zaman defterini yere vurur kimse okumasın diye bir şey yazmaz.

“Zahir neme lazım, kitabı nideyim ben, Yarin dudağı varken, şarabı nideyim ben…”

Her kim benden söz dinlemek isterse, benim iç alemime gelir, ancak orada bir kapıcı oturmuştur.

Uzun süren işler gönül alemine dayanınca, onu gönül alemine götürürler. İçinde bir sır saklayan adamı sarhoş ederler ki, o sırrı açıklasın, sarhoşlukla her şeyi anlatsın diye. Ama gerektir ki, onu dinleyen kimse, o sarhoş sözleri arasındaki açıklamalardan hangisinin sır olduğunu anlayabilsin.

Gönül ki, göklerden, feleklerden daha büyük, daha geniş, daha hoş ve aydındır; onu gereksiz sözlerle niçin daraltmalı? Pek hoş olan bir alemi kendine zindan gibi daraltmak nasıl uygun düşer? Bostan gibi olan bir cihanı kendine daracık bir zindan etmek, ipek böceği gibi daracık bir koza içinde kuruntular, vesveseler, çirkin hayallerle oyalanmak, kendini karanlık bir aleme atmak, hep gafil uyumak ne demektir? Biz o kimselerdeniz ki, zindanı kendimize bostan yaparız. Bizim zindanımız bostan olunca ya bostanımız nasıl olur? Bir seyret de gör! Mevlana’nın hiç müridi yoktu. Ancak oğulları hem evlat, hem de mürid idiler. Bu gün aydınlık içinde aydınlık var. Mevlana, ilimde, fazilette deryadır. Ama asıl gönül alçaklığı ve cömertlik, zavallıların sözlerine kulak vermektedir. Ben de biliyorum, herkes de bilir ki o, düzgün konuşması, üstün bilgisi ile ünlü bir kişidir. Tanrı erlerinin gönülleri çok geniş ve engindir. Felekler kadar uçsuz bucaksızdır. Bütün felekler onun gönlünün altında döner. Aşk her ne kadar fazla olursa olsun, sevgili de olgunluğunu ve güzelliğini o kadar hoş gösterir, aşıka daha hoş görünür. Bu sözün manası nedir? Herkes sözden bir şey anlar, ama herkes kendi halini anlar. Söz söylerken herkes kendi haline ait sözün yorumunu yapmış olur. Yoruma dikkat et ki, onun halinin ifadesidir o sözler. Şahlardan biri güzel bir Arap atına binmiş yoldan geçerken köpekler her taraftan havlamaya başlar. Bundan Şaha ne ziyan var? Belki faydası vardır. Tebriz’e daha erken varır; işine daha çabuk yetişir. O köpekler, abdesthanede geberir giderler. Şah da onlara karşı duyduğu merhametten dolayı der ki: Bana sizin havlamanızın faydası oldu, benim işimi çabuklaştırdınız. Ancak ben kendi menfaatimden vazgeçtim, yemek zamanına daha çabuk yetiştim.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım. Tanrı adıyla, Tanrı adıyla söyle ki, O’dur, O’dur…

Hazırlayan : Sibel Safiye Avcı

https://www.hasancikardede.com

https://mesnevideyolculuk.com

14.03.2021

Cemhaber.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

42Daha fazla mesaj var Erenler Kategori
Sizin için önerilen
Baltası gedik Mahmut Dede ve Yel Değirmeni Elmalı Antalya

Baltası gedik Mahmut Baba Kimdir? Baltası gedik Mahmut Baba, 1300’lü yıllarda yaşamış Anadolu erenlerinden Abdal...