Ehlibeyt ne demektir? Ehlibeyt kimlerdir? Ahir Zaman Şeyleri

Ehlibeyt Hakikati ve Pençe-i Âl-i Abâ

Rasulullah kendisi ile birlikte Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in üzerine abasını örttü ve: “Ey Ehl-i Beyt! Hiç kuşkusuz Allah sizden her tür pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzâb, 33) ayetini okuyup, “Bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir” buyurdu. Sonra, soydan gelmeyen Selmân-ı Fârisî’yi de “Tathîr” (tertemiz arındırma) vasıflarına sahip olduğu için ev halkından kabul etti. Ehlibeyt’e bu sırlar sebebiyle Pençe-i Âl-i Abâ da denir ve bu kutsal bağ elin beş parmağı ile sembolize edilir. Nebiler, Ehlibeyt, Erenler ve temizlenmiş olanlar bu hakikatin halkalarıdır.

Hz. Muhammed’in soyu ve nuru Ehlibeyt’ten devam etmiştir. Hz. İbrahim, “…Soyumuzdan da sana teslim olan Müslüman bir ümmet oluştur” (Bakara, 128) diye dua etmişti; Hz. Muhammed de bu nurun taşıyıcısıdır. Erkek evlatları vefat ettiğinde ona “ebter” (soyu kesik) diyenlere karşılık inen Kevser Suresi, Hz. Peygamber’in neslinin yalnızca Hz. Fatıma üzerinden kıyamete kadar süreceğini müjdelemiştir.

Mübahele Ayeti ve Gadir Hum Emaneti

Necran Hristiyanlarının din adamları Medine’ye gelip Hz. Muhammed’e misafir oldular. Bir çok konuda sohbet edip Mescid-i Nebevi’de gibi ibadet ettlier.  Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia ettiklerinde ise, Hz. Peygamber onlara İhlas Suresi’ni okudu ve ardından gelen İlahi emirle onları Mübahele’ye (lanetleşmeye) davet etti:

“Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı, biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lanet dileyelim.” (Âl-i İmrân, 61)

Hz. Resulullah bu tarihi yüzleşmeye sadece Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i alarak gitti. Karşılarında Ehlibeyt’in nurunu gören Necran alimleri, bu iddialı tartışmadan çekilmek zorunda kaldılar.

Bu nurun korunması ve yolun devamı için Enfal Suresi 41. ayette ganimetlerin/kazançların beşte biri Resulün yakınlarına (Ehlibeyt’e) ayrılmıştır. Bu yardımın ana teması, dünya malı değil, güzel ahlak yolunun hür bir şekilde sürdürülebilmesidir. Nitekim Gadir Hum hutbesinde iki cihan serveri Hz. Ali’nin elini kaldırarak şöyle buyurmuştur:

“Kuran ve Ehl-i Beyt’imin ipine sımsıkı sarılın. Kevser Havuzunda her iki emanet birbirinden ayrılmadan bana ulaşacaktır. Ben kimin mevlasıysam, Ali de onun mevlasıdır.”

Ancak Nehc’ül-Belâga’da İmam Ali, bu mukaddes emanete sahip çıkılmamasının acısını şu sözlerle aktarır:

“Rasulün vefatından sonra bir bölük, gerisin geriye topukları üstünde döndüler; sapıklık yolu onları helak etti; şüphelere uydular, zanlara dayandılar; Hz. Rasul’ün yakınlarından başkalarına tabi oldular; sevmeleri uymaları buyrulan sebebi terk ettiler; yapıyı temelinden söküp başka yere götürdüler…”

Pirlik Makamı ve Ahir Zaman Şeyhleri

Tüm nebiler pirlik makamına sahiptir. İmam Hüseyin, “Talibin yola girene kadar ayağına giderim” diyerek pirlik postunu canı pahasına korumuş ve yol onunla yürümüştür. Ehlibeyt’e yakınlık soyun yanında ahlak, hizmet ve nur iledir. Ehlibeyt evladı Hz. Hüseyin gibi malını, canını, başını er meydanında kurban etmeli; Hz. Muhammed ve Kuran çizgisi üzerinde olmalıdır. Eğer bu çizgiden olmazsa, İmam Cafer Buyruğu’nda belirtildiği gibi boynuna ‘selâsel-i a’lâl’ (kusurlar ve illetler zinciri) takılıp huzurdan sürülenlerden olur.

Dini unvanları nefsine alet edenleri Ahmet Yesevî, Divan-ı Hikmet‘inde şöyle tarif eder:

“Dünya için dinin satar ahir zaman şeyhleri, zulüm ile mal toplar, halkı eder zar ahir zaman şeyhleri. İlim okur, amel etmez, nefsi için halka gider, Şeytan ile yoldaş olur, şaşırtır katar ahir zaman şeyhleri.”

Muhammed Ali, Kırklar Meydanı’na önce nebilik ve velilik gibi sıfatlarından, sonra kendi isimlerinden vazgeçerek girmişlerdir. Kendilerini ve Kırkları Hâdimü’l-Fukarâ (fakirlerin, dervişlerin hizmetkârı) olarak isimlendirmişlerdir. Bu yüzden dergâhlarda pirlerin isimi Hadimü’l-fukarâ ilk görev her zaman “hizmet” olmuştur.

Dedelerin Eğitim Okulu: Kendi Ocaklarıdır

İşte bu köklü Ehlibeyt nurunu ve pirlik makamını günümüze taşıyan dedelik sisteminin eğitimi, tarih boyunca İlahiyat veya İmam Hatip tarzı resmi/kitabi okullarda değil, doğrudan hikmet verilenler içinde devam etmiştir. Eğitim; olgunlaşma (kâmil insan olma) ve bilgeleşme sürecidir. Yaşanmayan bilgi kişiye yük olur, yaşanan bilgi ise erdeme ulaştırır.

Ocak sistemi, yüzyıllar boyunca mürşitten talibe, ustadan çırağa yaşayarak, hayatın içinde ve birebir öğrenme metoduna dayanmıştır. Allah’tan Hz. Muhammed’e, ondan Ehlibeyt yoluyla dedelere gelen bu hikmet dolu eğitim modeli, Cumhuriyet döneminde Köy Enstitüleri’ne de ilham olmuştur. Hasan Âli Yücel, kurucusu olduğu Köy Enstitüleri’nde (uygulamalı eğitim) hayatın içinde öğrenen aydın öğretmenler yetiştirerek Anadolu’ya ışık yaymıştır.

Hikmet Hangi Okulda Öğrenilir?

Peygamberler bugün bildiğimiz tarzda kurumsal dini okullara gitmemişlerdir. Âdem, Yusuf, Yahya, Musa, İsa ve Muhammed nebiler; Havra, Kilise, Cami veya medreselerde eğitim almamışlardır. Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlânâ, Yunus Emre gibi pîrler, din eğitimi veren mekanik okullarda değil; kâmil insanlardan, gönül ocağında feyz almışlardır. İlk öğretmen her zaman Allah, sonra peygamberlerdir:

“Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur; yahut da bir resul gönderir de kendi izniyle dilediğini vahyeder…” (Şûrâ, 51)

Günümüzde “hikmeti” öğreten bir dünya okulu yoktur. Dini eğitiminin kalıplaşmış bir müfredata indirgenmesi, yolunun özünü unutturur. İşin içine memuriyet, hiyerarşi ve para girdiğinde, sistem dünyevileşir ve maneviyatını yitirir. Yunus Emre dahi hikmeti medresede değil, Hacı Bektaş-ı Veli’nin halifesi Taptuk Emre’nin dergâhında, odun taşıyarak öğrenmiştir. Bir Hak aşığını yetiştirecek devlet okulu yoktur. Yunus’un dediği gibi:

Biz talib-i ilimleriz, aşk kitabın okuruz,
Çalab müderris bize, aşk hod medresedir

Hacı Bektaş-ı Veli’nin Zâhir ve Bâtın Eğitimi

Mürşit-Talip geleneğinin örneği Serçeşme’nin kendisidir. Hacı Bektaş-ı Veli, ilk eğitimini bir Ehlibeyt ocağı olan annesi ve babasından almıştır. Sonra Hoca Ahmet Yesevî’nin halifelerinden Lokman-ı Perende’den ders görmüştür.

Hacı Bektaş-ı Veli kendisinin mana alemindeki gerçek hocası Muhammed-Ali’dir.. Velâyetname’de bu durum şöyle aktarılır:

Bir gün Lokman-ı Perende mektebe geldiğinde görür ki iki er gelmiş, biri Bektaş’ın sağında, diğeri solunda oturmaktadır ve ona Kuran öğretmektedirler. Mektep onların yüzünün nuruyla aydınlanmıştır. Lokman hayretle “Bunlar kimdir?” diye sorunca, Hacı Bektaş mübarek ağzını açar: “Hocam, sağımda oturan iki cihan güneşi ceddim Muhammed Mustafa’dır; solumda oturan ise Tanrı’nın Aslanı, Müminlerin Emiri Mürteza Ali’dir. Biri gelip zâhir bilgisinden, öbürü bâtın bilgisinden bahseder ve bana Kuran’ı belletirler.”

Hacı Bektaş, bu zâhir ve bâtın eğitimini tamamlayıp manevi olgunluğa erince, mürşidi Hoca Ahmet Yesevî’den sonra Kutuplar Kutbu makamına geçerek devrin manevi sultanı olmuştur. Rum (Anadolu) diyarına geldiğinde, buradaki tüm abdal ve erenler onun bu zâhir-bâtın ilmine hayran kalarak ona bağlanmışlardır. Çünkü mürşit olmadan Muhammed şehrine girmek mümkün değildir. Hz. Muhammed’i bulmak için ise Ehlibeyt yolu takip edilmelidir. Ehlibeyt’i bilmeyen Muhammed Mustafa’yı bilmez, Muhammed Mustafa’yı bilmeyen ise Allah’ı bilemez.

Hz. Muhammed’in yoluna talip olan tıpkı Hânedan-ı Ehlibeyt gibi zâhir ve bâtın dengesiyle yetiştirilmesi inancın geleceği için şarttır.

Erenlerin Gönül Dünyasında Ehlibeyt ve Son Söz

Anadolu halkı Ehlibeyt sevgisiyle yoğrulmuştur. Erenler, pirler ve ozanlar; Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, İmam Hasan ve İmam Hüseyin’i nurun kaynağı olarak görmüşlerdir.

Yunus Emre Ehlibeyt’ aşkı ile bağlıdır; “Şehidlerin serçeşmesi, evliyanın bağrı başı, Fatma Ana gözü yaşı, Hasan ile Hüseyin’dir. Hazreti Ali babaları, Muhammed’dir dedeleri, Arşın iki gölgeleri, Hasan ile Hüseyin’dir.”

Kul Himmet ve Pir Sultan Abdal gibi aşıkların dizelerinde “Ehlibeyt’e canım kurban, onlardır derdime derman.” ile hayat bulur.

Fuzûlî Hz. Hüseyi’in kabrinde hizmet etmiş, eski yaşamını fuzuli görmüş ve “Fuzuli” lakabını almıştır. Ehlibeyt’e olan sevgisini eserlerinde ölümsüzleştirmiştir.  “Ehl-i Beyt’in anarken her lahza gözyaşını, kanlı gözden gözyaşı akıtmak ayıp değil! Bu musibet yaşının bir damlasına Mahşer’de, bin rahmet denizi mükafattır Allah’tan bil!”

Niyâzî-i Mısrî çektiği çilelerin nedenini “Evlad-ı Rasûl’ü sevdim ve yoluna cân u başımı kurban eyledim diye fakiri bu azâba giriftâr eylediler.” dizeleri ile açıklar.

Pir Mevlânâ Hz. Ali’yi şu sözlerle dile getirir: “Sen ilim şehrinin kapısı ve ilim güneşinin şuasısın. Sen Allah’ın aslanısın, pehlivanısın, cesurusun.” 

Her kim ki temizlenir, arınırsa o kişi kurtuluşa erenlerden olur ve Ehlibeyt’ten sayılır. İmam Cafer-i Sadık ” Bizim ismimizi kullanıp da ahlakımızla yaşamayanlar bizden değildir.” sözü netttir.

Hacı Bektaş-ı Veli ise “yol cümleden uludur”  anlayışını  “Evladım evladır, yolumu süren ondan evladır.” sözüyle mühürlemiştir:

Muhammed-Ali yolunda,,,, De ki: “Ben, buna karşılık sizden, yakın akrabamı/Ehlibeytimi sevmeniz dışında bir ücret istemiyorum.” … Şûrâ 23 sözü ile aslolan aşktır ve aşkın tek okulu temiz gönüllerdir.

www.cemhaber.com

Kuran ve Ehlibeyt ışığında hazırlanmıştır.

  • Buyruk (Cafer-i Sadık Buyruğu)
  • Nehc’ül-Belâga (Hz. Ali
  • Divan-ı Hikmet (Ahmet Yesevi

09.02.2020

Hazırlaya: Nihat Vural

 

.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

There are no comments yet

Why not be the first

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir