Şems-i Tebrizi ve Mevlana

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE MEVLANA

Anı isteyen manakıbın da bulur, okuyup bir hisse alır. Biz bu bölümde Molla Hünkar Mevlana yı hikayet edelim. Anı isteyen “manakıbın” da bulur, okuyup bir hisse alır. Biz bu bölümde Molla Hünkar Mevlana’yı hikayet edelim.” Hazret-i Hünkar (Hacı Bektaş’ın işareti için Hazret-i Mevlana’ya gönderdiği öyle rivayet ederler ki Molla Hünkar (Mevlana) name yazıp elçi ile gönderdi. Hazret-i Hacı Bektaş’a ulaştığında mahabbet-namesini okuyup mefhumunu bildi. Yazmış ki bizlere bir dede gönderip bizi irşad etsin diye yazı göndermiş. O vakit Hazret-i Hacı Bektaş, Çiledağı’nda ibadetle meşgul idi ve otuz-altı bin evliya mevcut idi. Çünkü Hazret-i Hünkar Hacı Bektaş’ın mübarek nutk-ı saadetlerinden öyle ki (Mevlana) Molla Hünkar bizden bir dede (s.168) istemiş, eğer derviş istemiş olsaydı biz kendimiz gitmemiz lazım gelirdi. Ancak mabeynimizde otuz altı bin halefimiz vardır, birini göndeririz diye buyurdular. Dönüp etrafına bakarak “hanginiz gidersiniz” diye söz ettiğinde cümlesi sükuta vardı. Şems-i Tebrizi yerinden kalkıp “erenler şahı, ben giderim” dedi. Hazret-i Hacı Bektaş’ın mübarek sözünden öyle çıktı ki “benlik ile meydana geldin, baş ile git, başsız gel” dedi. Derhal Şems-i Tebrizi Hazret-i Hacı Bektaş’ın mübarek elini öpüp yola revan oldu. Bir Cuma günü Konya’ya dahil oldu. Bir danişmenle buluşup sual eyledi ki “Molla Hünkar’ın medresesi ne mahaldedir, bizlere gösterin” dedi. O danişmend de “gel dede sultan, sana göstereyim” deyip önüne düşüp onun olduğu mahalle götürdü. Şems-i Tebrizi içeri girdi, gördü ki bir kebir havz ve havzun kenarında bir köşk ve içinde bir günahsız kişi, iki gözleri ama ve iki elleri çolak ve iki ayakları kötürüm ve etrafında kitaplar yığılmış durur. Sual eyledi ki “oğlumuz Molla Hünkar nerdedir?” O günahsız kişi dedi ki: Bugün Cuma’dır, eda-yı salat için camiye gitti. Sems-i Tebriz dedi ki: “Var, şimdi Molla Hünkar’ı çağır gelsin”. Masum cevab etdi ki: “Gözlerim kör, ellerim çolak, ayaklarım kötürüm, nice gideyim?” Şems-i Tebriz, belinden çeliğini çekip o ma’suma bir çelik vurdu, “yetiş ya Hazret-i Pirim Hacı Bektaş’ım” deyip elinden tutup mübarek eliyle yüzünü sığadı, gözlerini mes edip bi iznillahi taala gözleri açılıp elleri, ayakları sihhat bulup yürüdü, eli tutdu, gözleri gördü, o ma’sum sevinç ile durdu. Dede sultan, “varayım, pederimi camiden tiz getireyim” diyerek yola revan oldu. Molla Hünkar dahi salat-ı Cumayı tamam edip (s.169) cami kapısından çıkmış gelir idi, oğlu sıhhat bulmuş, sevinç ile yanına geldi. Molla Hünkar dedi ki; “Oğlum, bu hal ne haldir?” oğlu vakıayı beyan eyledi. Molla Hünkar bildi ki bir keramet var ise keramet Hazret-i Hünkar Hacı Bektaş’ın gönderdiği Dede Sultan’dır. Şems-i Tebrizi gördü ki Molla Hünkar’ın kitapları çoktur, cümlesini toplayıp havzun içine bıraktı. Molla Hünkar dahi evladı ile gelip kapıdan girdi ki bir celal suretli dede sultan oturur. Gördüğü anda kendine bir korku gelip titredi. Kendi kendine dedi ki: “Evliya-Allah’da heybet olur, hele bir köşeye çekilip görüşelim” dedi. Molla Hünkar içeri girip selam verdi, yerine geçip oturdu. “Safa geldin Dede Sultan” dedi ve Hazret-i Hünkar’ın mübarek hatırlarını sual eyledi. Esnayı sohbet etmekte iken nagah Molla Hünkar’ın gözü havza gitti, gördü ki cümle kitaplar havzda su içinde yüzerler, üzüntüden bir ah eyledi. Şems-i Tebriz dedi ki: “Niçin ah edersin?” “O’nun için ah ederim ki şu kitapların içinde candan sevgili bir kitabım vardı, onu dahi suya atmışsınız, ıslanıp telef oldu, ondan mahzun oldum, zira bulunması mümkün değil ve misli dahi yoktur”. Şems-i Tebriz derhal yerinden kalkıp havz kenarına varıp mübarek elini suya sokup cümle kitapları bir bir çıkarıp eline sundu. Gördü ki su içinden çıkan kitaptan toz çıkar. Cümlesini çıkarıp o kitap bu mudur? diye cümlesini bir bir çıkardı. Açıp baktı ki cümlesinin hattı bozulmamış, güya hiç suya girmemiş. Molla Hünkar bunları görünce varıp Şems-i Tebriz hazretinin hırkasının eteğini öptü “erenler şahı, noksanlık bizden, kerem sizden, bizim küstahlığımıza kalmayınız” Şems-i Tebriz buyurdu ki: “Bizim pirimizde ve yolumuzda kin, küduret, gadr ve buğz yokdur, biz günahdan, hatadan (s.170) geçdik Allahu azim-al-şan dahi geçmiş olsun”, ancak bizim muradımız sizinle muhabbet etmek” dedi. Molla Hünkar dedi ki: “Erenler şahı, ne muhabbet isterseniz baş üzerine olsun.” Şems-i Tebriz buyurdu ki: “Hanende ve sazende, kudüm ve masdar ve ney ola, çalalar, biz dahi Allah’ı zikredelim” Molla Hünkar derhal buyurdu cümlesi geldiler. Hanende ve sazende, kudüm ve masdar ve ney bir kere demvurup sadalanmağa başladı. Şems-i Tebriz’e aşk-ı ilahi gelip “yetiş ya Hazret-i Piri Hacı Bektaş’ım” deyip sema’a kalkıp öyle sema eder, gördüler ki bir Hu ismiyle berheva olup yedi gün, yedi gece bu minval üzere sema eyledi. Molla Hünkar bu hali görüp derun-ı dilden ve can-ı gönülden Hazret-i Hünkar Hacı Bektaş’ın yoluna ve erkanına ve Şems-i Tebrize gönül verip malından ve evladından ve ehlü iyalinden ve tacü tahtından geçip “bir kere tut beni ya Şems-i Tebriz” deyip yerinden kalkıp aşk-ı ilahi ile pertab edip Şems-i Tebriz’in iki elinden tutup çekti ve aşağı inip oturdular. Şems-i Tebrizi dedi: “Ey Molla Hünkar, bu dem mahabbet her ne kadar hoş olduysa da bizim gönlünüzce dem mahabbet olmadı, hilesiz, bizlere bir iki desti şarab getirsen ve iyalin çıkarsan, sazendeler çalıp tuzlanla iyalin sema dönseler, bizler oturup şarab içsek, böyle bir dem mahabbet eylesek ne hoş mahabbet ve safadır” dedi. Hz. Mevlana Molla Hünkar dedi ki: “İyalimin hazmı kabildir, ancak erenler şahı”. Bizler yedi kazanın bağlarını söktürüp kütükerini ateşte yakdırdık ki bundan şarab olur, içerler de içenler türlü türlü fısk-ı fesad ederler deyi, şimdi bu etrafta şarab bulunması mümkün değildir. Şems-i Tebriz buyurdu: “Kalenin derininde Aleksi isimli keferenin hanesinde bir çenbersiz fıçı vardır, içi şarab (s.171) doludur, iki desti al, var, doldur, getir” dedi. Molla Hünkar, köleye emredip gidin getirin dedi. Şems-i Tebriz buyurdu ki köle gibi gitmek lazım değildir, sen feraceni giyip ve destileri eline alıp eteğin altına gizlemeyerek şöyle aşikar gidip doldurup getiresin” didi. Molla Hünkar naçar kalkıp feracesini giyip ve iki eline iki desti alıp kapıdan dışarı çıktı. Gönlünden dedi ki “bari eteğim altına alayın kimseler görmesin” dedi. Anında feracesi altına destileri gizleyip keferenin kapısına vardı. kapısına vurarak kefereyi, çağırdı. Mezkür kefere Molla Hünkar’ın sesini duyunca acele kapıya geldi ve kapıyı açıp “emrine hazırım” deyince söze başladı. “Al bu destileri, şarab doldur” dedi. Kefere, yemin edip “anamdan doğalı şarab görmedim ve bu etraflarda da bağ yoktur, şarab neden olacakdır.” dedi. Molla Hünkar dedi ki: “Senin evinde bir çenbersiz fıçı vardır ve içi şarab doludur, destileri ondan doldur” Mezkür kefere, yine yemin edip dedi ki: “Bendeniz doğdum doğalı pederimden kalan o çenbersiz fıçıyı gördüm, ancak çürümüş bir fıçıdır.” Molla Hünkar dedi ki:“Elbette vardır, sen hilaf söylersin”. Kefere dedi ki: “Hünkar’ım, buyurun, fıçının yanına beraber varalım, göresin.” Hemandem fıçının yanına gidip tıpasını çekince kızıl kan gibi şarab akmağa başladığını gördüler. Molla Hünkar destiler doldurup gine eteği altına alıp yola revan oldu. Yolda gider iken çarşı içinde ikisi birden kayıp yüzü koyun düştü ve destileri kırılınca şarab aktı. Derhal vilayet halkı başına üşüşüp “Sen yedi kazanın bağlarını sökdürdün ve kökünü ateşte yakdırdın. Bundan şarap hasıl olup içerler, fısku fesad ederler diye şimdi kendin (s.172) gizlice şarap alıp içersin, buyurun seninle şer-i şerife varıp mahkeme olalım”. Elinden tutup şer’a götürmeye bir heyet oluşturuldu. Bu hal Şems-i Tebriz’e malum olunca derhal çarşıya geldi. Gördü ki halk Molla Hünkar’ın üzerine üşüşüp kavil edip şer’a götürürler. Şems-i Tebriz dedi ki: “Ey ademler, durun bakalım, hal nicedir.” Onlar dediler ki: “Hey ded sultan, bu bizim bağlarımızı söküp çıkardı, üzüm yemeğe hasret kaldık, şimdi kendisi gizlice şarabı alıp içer, murafaa için şera davet ederiz, davamız fas-loluna.” Şems-i Tebrizdedi ki: “Durun, şu şaraba ben dahi bir nazar edeyim, belki şarab olmayabilir. Eğilip şaraba bakıp dedi ki: “Hey din karındaşları, bu şarab değildir, dut pekmezidir.” Onlar dahi eğilip bakdılar ki ağızlarına alıp tatdılar ki şarab değildir, sahiden dut pekmezidir, cümle görüp bildiler, Molla Hünkar’ın eline ayağına düşdüler, bilmedik, hata ettik, af buyurun” dediler. Molla Hünkar “ben affettim, Hak taala hazretleri dahi afveyle” deyip hanesine gelip oturdu. Anında da Şems-i Tebriz gelip yanına oturdu. Tekrardan, Şems-i Tebriz hazretleri nefes etti ki: “Molla Hünkar, tiz var, iki desti şarab al, getir dedi. Gine eteğin altına gizleme, zira tekrar tekrar düşüp destileri kırarsın ve aleme rüsvay olursun, hemen açıkça getir, kimse görmez” dedi. Molla Hünkar bildi ki mukaddem nutuk kırdı, eteği altına gizlediği için başına bu hal geldi. Ne çare, derhal gine iki desti alıp o keferenin hanesine varıp gine o fıçıdan doldurup açıkta tutarak getirdi, Şems-i Tebriz hazretlerinin nazarında kodu. Şems-i Tebriz uyardı: “Var, şimdi ahalinin yemesi için kebap getir, sazendeler, neyler, kudüm (s.173) gelsin, bir dem muhabbet edelim.” Molla Hünkar dahi Şems-i Tebriz’in bu kerametlerini görüp sıdkıla her nefesine bend olup bağlandı. Derhal Molla Hünkar yerinden kalkıp evden çeşitli yemek ve kebaplar ile sazendeleri Şems-i Tebriz’in emri üzerine getirdi. Şems-i Tebriz dahi onların cümlesine birer dolu bade verip nuş ettiler. O saat aşkı ilahi gelip neyler, kudümler çalınıp Allah diye sema etmeğe başladılar. Bu şekilde yedi gün, yedi gece muhabbeti sürdürdüler, muhabbet kalıcı deyip çekildiler. Gine birkaç gün geçtikten sonra her zaman bu vech daima muhabbet ederlerdi. Şimdi bunu okuyanlar ve dinleyenler o şarab, sahih dünya şarabı idi diye amel ve itikad etmeyeler. Haşa ki o şarab, şarab. Değildi, esrar-ı Huda ve keramet-i evliya aşkı Allah şarabı idi. Bu esrarı alimler ve kamiller bilir, cahiller, ümmiler yanlış bilip günahkar olurlar. Vel hasıl Mevlana Molla Hünkar, Şems-i Tebriz’den bunca kerametler görüp son derece aşık oldu ki canını ve malını ve medresesini, müridlerini ve şagirdlerini bil cümle ulema halini terk edip derviş-i harabat, terk-i dünya ve terk-i ukba haline girdi. Şems-i Tebriz’den biran ayrılmaz oldu. Molla Hünkar’ın şagirdleri ve yarenleri ve ahbabları ve şehrin diğer ulema ve sulehası Molla Hünkar’ın bu halini görüp dile aldılar ki “bir zındık derviş gelip bizim ulemamızı baştan çıkarıp bu hale koyup aleme rezil olmak reva değildir, bu dervişin çaresini görmek gereklidir”. Türlü türlü tertibler ve yalanlar uydurdular. Hatta yukarıda Ahi Evren ve Sultan Alaeddin ve Şeyh Sabredin bahislerinde bunların yalanlarını başka sayfada bir miktar beyan eyleyelim. Bundan maada Molla Hünkar (s.174) ile Şems-i Tebriz’in hal ve ahvallerinin ne olduğunu etraflıca bilmek dileyen onların mena-kıblerını bulup okusun, zira bunda biz kısaca yazdık, söz anlaşılacak kadar dedik. Vel hasıl türlü yalanlardan maada Molla Hünkar’ın oğlu Velid’i çağırıp dediler: “Senin baban Molla Hünkar kafir oldu, bu dervişe taptı, valideni ve hemşerilerini yanına getirip şarab ile kebab ile neyler ile safa ediyorlar, senin haberin yok mu? Ve yahud ırz ve namusun yok mu? Allah’tan korkmaz mısın?, bari alemden utanmaz mısın?; elbette bu dervişin çaresini bulmak gerekir” dediler. Adı geçen Molla Velid bunların önünde ahd ve yemin etti ki: “Varlığımda o dervişin başını keseyim” dedi. O an kılıcını çapraz kuşanıp babası Molla Hünkar’ın hanesine geldi, içeri girip aradı ve onları arayıp bir halvet-hanede buldu. Gördü ki pederi, validesi ve hemşireleri o derviş ile cümlesi aşk-ı ilahi ile Allah diyerek ayakları yerden yukarı havada sema ederler. O an aşka gelip onlarla hemen sema’a girdi, sırlarıyla Allah’ı görüp Şems-i Tebriz’den bunca kerametler görüp edeceği işden de oldu. O dem-i muhabbete can-ı gönülden aşık oldu. Ondan sonra çok defa onlar ile dem-i muhabbetde ve safada oldu. Münafıklar gördüler ki oğlu dahi kafir olmadadır, bunlar dahi çalışıp çabalayıp çok defa Velid’i çağırıp elbette dediğini edesin, bu dervişin çaresini bulasın diye ne dediler ve ne ettilerse, Velid’in başını çevirdiler. Şems-i Tebriz’in başını kesmek Velid’in elinden gitmek takdir-i Huda olmuş ve nefes-i evliya olmuş, ne çare. Günlerden bir gün Velid gelip halvet-hane kapısında durup kılıcını çekip Şems-i Tebriz’i çağırıp (s.175) “Buyurun, sizi dışarı isterler” deyince Şems-i Tebriz, “vakti saat geldi, eyvallah” deyip kapıdan dışarı çıkarken Velid kılıcını sallayıp res-i şeriflerini kesti. Şems-i Tebriz, yere düşmeden kellesini eline alıp “tut beni ya Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli” deyip feryad eyledi ve mübarek dehasından böyle çıktı ki Huda’nın takdiri ve pirimin nefesinin belirmesi senin elinden vaki oldu. Dilerim ki sen ve tarikatın sonuna kadar yok olmayıp meşhur olsun. Ancak yolunun usulü öğrenme sanatı olup kayırma olmasın ve bu yolda dostun olmasın ve babanın sırrı ve keşfi ve hali, Lütfu sana değmesin, Lütufsuz olası sen ve fakirlerinde Lütfu olmasın deyip başını iki eline alıp “Allah” deyip sema ederek önlerinden kayboldu. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’de aslına döndü. Hazret-i Hünkar’a malum oldu. Şems-i Tebriz başsız geliyor deyip yerinden kalkıp Üçler Kapısı’ndan dışarı çıktı. O saatle Şems-i Tebriz yetişip Hazret-i Hünkar’ın ayağına düşüp niyaz edip özür diledi. Hazret-i Hünkar’ın mübarek nutkundan öyle çıkdı ki ; “Ya Şems-i Tebriz başın al, var, makamın Tebriz memleketinde olsun, seni isteyen orada arayıp bulsun, durma, tez git” dedi. Şems-i Tebriz hemen erenlerin nutkuna eyvallah deyip azm-i Tebriz eyledi. Bu taraftan Hz.Mevlana Molla Hünkar, “Şems-i Tebriz, tut beni ya Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli” dediğinden sevinçle kulağına gelip yalın ayak, başı açık, sinesi açık halvet-haneden dışarı çıkıp “hani Şems-i Tebriz” deyip ardına düşüp yola revan oldu. “Tut beni ya Hacı Bektaş” dediğinden Sulucakaraöyük yolunda olan Mevlana Molla Hünkar, bu perişan (s.176) hal ile Hazret-i Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’nin astanesine geldi. Buluşup görüştü, badehu Şems-i Tebriz ne haldedir diye sual eyledi. Hazret-i Hacı Bektaş-ı Veli cevap verdi ki “buraya Şems-i Tebriz gelip biz ona nefes ettik ki var, makamın Tebriz’de olsun, seni arayan orada bulsun, hemen var, Tebriz memleketinde Hamuşan mahallesinde onu bul ve gör” dedi. Hz. Mevlana Molla Hünkar derhal azmederek Tebriz’e geldi, Hamuşan mahallesinde sorarak onu buldu. Geldi, gördü ki bir yeşil minare üstünde Şems-i Tebriz sema döner. El Hamdü lillah, işte buldum diye minare kapısından girdi. Yukarı çıktı, baktı ki, kimse yok. aşağıya nazar eyledi, gördü ki aşağı da sema dönüyor. İndi, fakat kimseyi göremedi. Yukarı nazar etti, minare de sema döner, gine yukarı çıktı yine kimse yok. Velhasıl yedi defa minareye çıktı ve aşağı indi. Yedinci defa minareden aşağı bakınca sema’a etmekte olan Molla Hünkar, “tut beni ya Şems-i Tebriz” deyip kendini minareden aşağı attı. Şems-i Tebriz hemen sağ elini uzatıp Molla Hünkar’ı tuttu. Bir kılına hata gelmedi. Aşağı indirip telkinde bulunp nasihat eyledi, vasiyet edip dedi ki: “Beni burada yıkayıp kefenleyip namazımı kılıp buraya defneyle; ondan sonra Hazret-i Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’nin astanesine gidesin, seni irşad edip nasibini vere”. Vasiyet tamam olunca da Şems-i Tebriz hazretleri başını yere koyup kendisi uzanıp yattı. Molla Hünkar hemen vasiyet üzerine hareket edip onu defneyledi. Ondan sonra Hacı Bektaş-ı Veli’nin asatanesine geldi, vaki olan hali ilam eyledi. Aşevinde kırk gün kalıp kara) kışı (s,177) orada çıkardı. Mevlevi şeyhi ondan kalan bir post üzerine oturarak Hacı Bektaş dergahında kırk gün çile çıkarsın, böyle etmez ise o şeyhin nefesi ve himmeti yürümez. Kırk gün tamam olduktan sonra Mevlana Molla Hünkar’ı Hazret-i Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, huzuruna okuyup halifelerin birine buyurdu ki erkan-ı tariyk üzere tıraş edin ve başına tekbir ile külahını geçirdi ve arkasını okşadı, yüzünü sığadı. Arşı, Kürs’i görüp muradı hasıl oldu. Eline sancak ve alamet verip sofra vermedi. Dördünüz bir yerde yemek yemesin ve yolun Mevlevi olsun ve yürüyüşün Bektaşi olsun ve bizim gerçeklerimiz size lokma yedirsin ve sizin ulularınız bize hizmet etsin ve kıyafetin tek bu külah olsun diye bunca nasihat ve icazet verdi, var git, makam-ı meskününe varıp nefesini yürüdesin ve sizden gördüğün sırları ve erkanı müridlerin bazı erbabını irşad edesin, na ehlini, erbabı olmayanı evvel gösterdiğin yol erkan üzere kullanılsın, senin müridlerin ve fukaraların iki fırka olup ve iki itikad üzere olması gerekir, cümlesi bir pirden ve tarıykden Mevlevi denilsin, amma birbirlerinin halinden ve amel-i itikadlarından haberdar olmasın dedi. Derhal Mevlana Molla Hünkar, erenlerin nutkuna eyvallah deyip oradaki erenleri selamlayıp Konya şehrine doğru yoluna koyulup, oraya varınca makam-ı meskeninde karar kıldı, erenlerin 

nutku üzerine hayli zaman ömür sürdüler.”(s.178) Yazı da bundan sonra, gene Ahi Evren’e geçiliyor ve “Hazret-i Hünkar’ın Ahi Evren Sultan ile mülakat eylediğidir.” Bölümü geliyor. Maarif Nazareti eski eserler bölümünde 4820’de kayıtlıdır. Osmanlı Müellifi Ali emiri tarafından H,1034 yılı Rebiulevvel ayında yazıldı. Abdülbaki Gölpınürlı’nın velayet namesinden alınmıştır. Çalışma:Yunus KOÇAK ( Emekli Emniyet Müdürü)

YAYIN: wwwcemhaber.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

16Daha fazla mesaj var Erenler Kategori
Sizin için önerilen
Seyyid Nizamoğlu veya Seyyid Seyfullah Kasım

Seyyid Seyfullah Kasım İstanbul’da 16. asrın başlarında dünyaya gelmiş 1601 yılında ömrünü tamlayarak Silivri Kapı...